BAĞLAR GAZELİ

Her gün yaptığım sabah yürüyüşlerinde kimi zaman tepeden baktığım, kimi zaman ise dar sokaklarında dolaştığım Kayaardı Vadisi’nin çiçeğe durduğu bu günlerde, Yeşilburç-Milalar Mevkii’nden başlayıp Ahmetpınarı’na kadar uzanan vadinin son kırk-kırk beş yılı gözümün önüne geldi.

Mal sahipleri mülk sahipleri, bağın bahçenin ilk sahipleri, miras kavgaları, satışlar, batışlar, baykuş yatağı viraneler, yorgun taş yapılar, koca anahtarlı ahşap kapılar, yazlık bağ mescitleri, çandır erikler, aşı kirazlar, daldan değil yerden yediğimiz elmalar, bağ bozumu, çavuş üzümü, reçellik güller, leylâk ve sümbüller, ıssız evleri mesken tutmuş münzeviler, bezgin miravlar, komşu duvarındaki güdük mirav kapıları, kafaya dört yanı düğümlü mendil bağlamış ameleler, cevizin sırığı, Şaabı’nın koruğu, koca çınara tüneyen ibibikler, sarıasmalar, sabahın seherinde öten keklikler, yağmur sonrası fişgeneler, tavan arasına yuvalayan sıvacı kuşları, kössü tepikleri, fare delikleri, radyoda yurttan sesler, tam çalgı düğünler gözümün önünden geçiyor. Rakının tenekeyle içildiği “ayran şölenleri, dut gölgesinde kurulan, kalp ağrılarını dindiren çilingir sofraları, göğe yükselen ızgara dumanları, davşanbaşı mayhoşluğundaki demciler, göç çeken beygir arabaları, şarkılı türkülü fayton sefaları, emme basma tulumbalar, fışkı öbekleri, Vinter Vaş tenekeleri, elma sandıklarına döşenen küskün gazeteler, tel dolaplar, boş takalar, isli gaz lambaları, kirizme, kadarak, pırasıt, selevir, iteği gibi kelimeler ile nice acı tatlı hatıralar aklımdan geçerken hayatın hem kısa hem de sonsuz olduğunu anlatan doğanın, nice sırlar barındırdığının idrakiyle yürüyüşümü tamamladım.

İçinde bulunduğumuz küresel salgın döneminde yıldızı iyice parlayan Kayaardı Bağları’nın kuruluş kronolojisi hakkında detaylı bilgilere ulaşamasak da bazı kitaplarda ve sözlü kaynaklarda gerçek yerleşimin, Haçlı Seferleriyle Orta Anadolu’ya gelen Rum Ortodoks halkın su başlarını ve ayazmaları mesken tutarak yerleşim alanları haline getirmeleri sonucunda oluştuğunu öğreniyoruz.

Orta Çağ’dan beri şehirden bağlara yaz başında, bağlardan şehre ise güzün yapılan göçler, kültürümüzdeki yaylak-kışlak geleneğinin devamı olarak görülebilir. Esasında Orta Asya’dan beri sürdürülen bu gelenek, Selçuklu ve Osmanlı’da da devam eder.

Kayardı vadisi boyunca büyülü bir mikroklima hüküm sürer, Eyyam-ı Bahur zamanında bile şehir kavrulurken vadi boyunca esen yel ortalığı serinletir, akşam üzeri ise Sazak çeker; dize battaniye, sırta hırka gerekir.

Son yıllarda Bor ve Fertek yolu boyunca inşa edilen; Batman’ın Gotham City’si kıvamındaki evler, vadi girişine sun’i set oluşturduğundan bölgenin iklim özelliklerini değiştirdi. Artık zerdaliyi, kirazı, cevizi soğuk vuruyor, doğal doku bozuluyor. Ucundan kıyısından hoyratça vadiye doğru sokulan devasa binalar, Loft ve Residence’ların asansöründe çalan müzikleri dinleyen kulaklar Kayardı Vadisinin pastoral senfonisini unuttular. Halbuki bu senfoninin unsurları folluktaki tavuk gıdaklamaları ve horoz ötüşleriyle başlayıp, eşek anırması, at kişnemesi, saka, karatavuk, bülbül nâğmeleri, tosbağa tokuşması ve ağaçkakan tıklamalarıyla devam eden sesler manzumesinden meydana geliyordu.

Günümüzde, bir sayfiyeden çok, doğalgazın da yakında gelecek olmasıyla yaz kış oturulacak villalar mahallesi kıvamına gelen Kayardı’nda olması gereken evler, İç Anadolu sivil mimarisinin karakteristik taş ağırlıklı, iki veya tek katlı; iki oda bir mabeyn tarzı kâgir evlerdir.

Bir zamanlar bağ bahçe sahiplerini rahatlıkla geçindiren, kimilerini servet sahibi yapan geleneksel elmacılığın ticari getirisi düşüp ağaçlar yaşlanınca eski elmalıkların yerini vişne, kiraz, kayısı ağaçlarıyla, bodur elma aldı. Ağaçlar seyreltilip kesme çim alanlar artırıldı. Günümüzde bağlar, torunlara yönelik oyun alanlarının olduğu bir hobi bahçesine ve su küpü, kırmızı desti, mermer kitabe üçlemesinin ağır bastığı bir müze teşhirine dönmeye başladı.

Bağda bahçede çalışmak üzere Gurdunus’tan, Gülüce’den, Naynas’tan eşekle gelenler, epeydir gelmez, gelenler de nazlanır oldular. Tüm Kayardı Vadisi’nde işini düzgün yapan, gönülden çalışan yevmiyeci kıtlığı baş gösterdi. Bu da bağ bahçe sahiplerinin kendi işlerini kendileri görme seviyesini artırdı. Bu zaman zarfında toprakla, ağaçla, çiçekle, böcekle uğraşan, kendi bağını kendi ihya etmekten, alın teri dökmekten zevk alan bir kitle oluştu.

Otuz senedir canla başla çalışan, ot biçen, çeviz-dut çırpan, ark temizleyen, ağaç budayan, bağ suvaran, elma bozan, üzüm kesen, taş döşeyen, derz çeken, ilâç atan, tüm Kayaardı’nı mamur edip ayakta tutan Apo Usta ve ekiplerinin emeklerini de unutmamamız gerekir. Onlar olmasaydı “Vadim O Kadar Yeşildi ki” romanının Niğde versiyonu rahatlıkla yazılabilirdi.

Kayaardı Vadisi’nin, 1997 senesinde ‘Doğal Sit Alanı’ ilân edilmesiyle tarihi ve doğal doku, teoride bugüne kadar korunabildi. Ancak kontrolsüz yapılaşmanın önüne geçilemedi.

Halbuki yeni evler planlanırken yaşanmışlıklara ve kültürel mirasa değer verilerek yöre mimarisi esas alınmalıydı. Kır estetiğine hançer saplayan unsurlar: Yarısı taş, yarısı briket ucube duvarlar, estetik kaygıları hiçe sayarcasına Sit alanı mimarisi standardı olmasına rağmen buna uymayanların sayısı uyanlardan fazla olduğu görülüyor. Özellikle küresel salgın döneminde ‘Geleneksel Bağ Evi’ konsepti, yerini yaz kış oturulacak müstakil evlere bırakırken, oluşan yoğun talepten dolayı bağ bahçe fiyatları fırladı. Kayardı evleri Orta Çağ Avrupa’sında vebadan kaçan Floransalıların kır evlerine benzemeye başladı.

Koskoca Ayhan Şahenk, Kayardı’ndaki baba evini yeniden inşâ ettirip etrafına duvar çektirirken yörenin özgün mimarisini esas aldı. İsteseydi yüz odalı malikâne yaptırtabilirdi. Bağları çevreleyen taş duvarlardan başlayan ve bağ evlerine sirayet eden özgün mimariden, estetik ve sanatsal kaygılardan uzak bozulmuşluğa acilen dur demeliyiz. Tıpkı Selçuklu’da ve Osmanlı’da olduğu gibi günümüzde de her kurumun, her bireyin, atalarımızdan bizlere miras niteliğindeki Kayaardı’nı koruma ve geliştirme çabasına gün kaybetmeden girişmeliyiz. Niğde’nin nefes borusu Kayaardı biterse Niğde biter.

Safranbolu, Beypazarı, Taraklı, Mudurnu, Kula evleri

Muğla-Akyaka ahşap evleri, Bodrum evleri

Her biri marka olmuş, karakteristik mimarîye sahip beldeler…

Niğde, marka şehir iddiasındaysa, yeşili azâmi ölçüde koruyarak, ata dede mirasına sahip çıkarak, estetiği içinde barındıran özgün mimariyi muhafaza etmeli, beton sevdasını, araba sevdasını, sidik yarışını bir tarafa bırakmalıdır.

Sözün özü: Son on-onbeş sene içinde Sarıköprü bitti, Ahmetpınarı bitti, Zemerdin bitti, Kırbağları/Hacılar sokağı bitti, Sarıova can çekişiyor, bari Kayardı’nı kurtaralım. Böyle giderse ecdat yadigârı bağlara gazel değil, ağıt yakacağız.

Bir taraftan kadim taş evler ile yöre mimarisine uygun sarı bazalt taşından inşa edilen yeni nesil bağ evleri, diğer taraftan Çeşme-Urla mimarisine sahip havuzlu şahane villalar…

Bakalım hangisi galip gelecek?

Son söz:

*Suum cuique pulchrum est-

Herkese, kendisine ait olan güzel gelir.

Anahtar Kelimeler
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Tarihin Kapısı Ulukışla 1
Araştırmacı Yazar Emin Selamoğlu yazdı...

Haberi Oku