ÇÖL YAZITLARI

Şair ve yazar Mehmet BAŞ yazdı...

Bir keresinde ak saçlı bir kadından çölün öyküsünü dinlemiştim. O yıllar hüzün eskimiş ceketlerin iç cebinde kanardı. Sonra şehre şarkı söyleyen rüzgârlar gelirdi. Annesi ölmüş çocuklar rüyalarında hep annelerini görürlerdi. Eskiyen ayları kırpıp kırpıp yıldız yapan adamlar gülümserdi şehrin aynalarında. Her şey siyah ve beyazın arasında gidip gelirdi. Yaşam ve ölüm bir madalyonun iki yüzü gibi yakındı birbirine. Gözyaşı kendi rengini arardı ağlayan gözlerde. Bütün renkler güneşe döner bütün sayılar birliğin denizine dökülürdü. Şehir topraktan bir düşü çağırırdı ilhamını yitirmiş sokakların kaldırımlarında. Kılıç biler gibi öfkesini bileyen adamların yöresinde merhamet nutukları atarken, sessizlik bir katliam gibi yayılırdı susturucu takılmış vicdanlarda. İç kanamalar birikirdi günlerin mendiline. Zaman geçtikçe yürüdüğü yolların ve yaşadığı yerlerin bir çöle dönmesine alışırdı insan. Kırılan aynalarda parça parça olurdu resimler. Rengini geceye çaldırmış vakitlerin içinde bir ağıt faslı başlardı. O vakitler çöl yoksul evlerin alnına bir yazgı olup düşerdi. Saçları ağarmış anneler gurbetten dönecek çocuklarının yollarını gözlerdi. Sabahları amele pazarında elleri üşüyen adamların ağızlarından buharlar çıkardı. Saatler yaralı kalplerin taşındığı bir sedye gibi gelip geçerdi. Bütün iklimlerin solduğu vakitlerde bir çeşmenin başında türkü söylerdi çöl kızları.

Sükûtun kadehini çığlıkların şerefine kaldıran şehirlerde ince bir duman tüterdi. Onuru ayaklar altına alınmış aşkların mahkûmluğunu bürünürdü pişmanlıklar. Fikrin kıldan ince kılıçtan keskin köprüleri bir sırat gibi uzanırdı şehirlerin kimliksiz mabetlerinde. Düşünmek beyni kanatırcasına düşünmek ve yorgun bir türkünün eteğine tutunmak için. Her şeyi boş vermiş günlerin birbirine pamuk ipliğiyle bağlanmış yalnızlığında eğleşirken insan. Yanlış duraklarda yanlış otobüslere binip yanlış yerlerde inmek kadar sahiciydi acılar. Sonra çöl kanayan yaralara bir merhem olmak için çıkıp gelirdi. Yalnızlık tenhalaşmış bakışların yöresinde ne kadar da kalabalık dururdu. Zaten çöl dedikleri ya bir tramvay ya da bir belediye otobüsünden başka neresi olabilirdi ki.

Görülen ve görülecek olan bütün seraplar adına konuşurdu çöl. Yolunu kaybetmiş yolcular kim bilir kaç defa kum fırtınalarına tutuldu burada. Çöl sevip de kavuşamayan âşıkların anavatanıydı. Başka yerde biten bütün hikâyeler burada yeniden başlardı. Burası bir okul gibi ders verirdi eski bildiklerini unutanlara. Çölün kendi içinde kendine göre bir adaleti ve yasası vardı. Buraya gelenlere çoğu zaman mecnun çoğu zaman deli dediler. Fakat çokları çölü anlamak istemedi ve anlayamadı. Çöl uçsuz bucaksız bir nehir gibi akardı. Çölün geçtiği yerlerde kumdan yazıtlar belirirdi. Kurşundan elbiseler içinde gecenin çerçisi gelip geçerdi. Gece yalın ayak dolaşan çocukların siyah önlüklerinde beyaz bir yaka gibi düğümlenirdi. Tipiye yakalanmış yolcuların mavi gocuklarında ve titreyen ellerinde sönmüş bir sigara gibi beklerken. Çöl donmuş denizlerin kıyılarında içten içe dalgalanırdı. Kimliksiz ölülerin çoktan kaybolmuş mezarlarında toprağın birbirine dönüşen hikâyesi yazardı. Toprak kimi zaman bir anne kimi zaman bir baba olurdu. Sevgilisinin topraktan saçlarını okşarken elleri bir çöle dönen adamların gözlerine dönerdi şehrin gözleri. Şehir çoktan uykuya dalmış çocuklarını çöl ninnileriyle avuturdu.

Gökyüzü umutların bittiği yeri kendisine ufuk çizgisi olarak belirlerken ateş yiyen adamların alev tüküren ağızlarında kaç milyon kelime ateş alırdı. Şehir kaldırımsız yollarda bitip tükenmeyen hüzünler devşirirdi kendine. Çöl kumdan bir şehirde kumdan alfabelerle kumdan kitaplar yazarken. Ümidini çoktan yitirmiş adamların sancısı sarardı dağları. Caddelerden gün boyu insanlar gelip geçerdi. Kalbin en derin yerinde üşürdü deli taylar. Sonra ağlardı kimsenin görmediği yerlerde kadınlar. Okuma yazma bilmeyen bir çocuk gibi bakarken dağlara. Dağlar kelimeler gibi büyürdü ovaların birdenbire yükselen çizgilerinde. Çoktan unutulmuş çocukların saçlarına kına yakan annelerin dilinde kimsenin duymadığı şarkılar söylenirken.

Günlerin çölünde kendinden şikâyet edenler o kadar çoktu ki. Vaktin gözleri bir düşün pencerelerinde gelip geçen hayalleri seyrediyordu. Saatler yabancı bir hüznün geçmek bilmeyen saniyelerine takılmıştı. Gece ipekten elbiselerle simsiyah türküler söylüyordu. Bulutların konağında konaklayan yağmur saçları çözülmüş bir rüya gibi ağıyordu kumların üstüne. Kumlar telaşlı bir ikindinin koynunda suyun yavaşça buharlaşışını seyrediyordu. Sular terazisi bozulmuş tartılarla yeni yangınları tartıyordu. Sisler içinde koşan atların yelelerinde geceyi tutuşturan rüzgârlar savruluyordu. Her şeyin kendi içine döndüğü yerlerde insan avutulmuş çocuklar gibi öylece susuyor susuyordu.

Çöl, seher şarabından esrik olmuş atlıları karşılamak için günün ilk ışıklarıyla uyandı. Güneş yeryüzüne her bir ışık huzmesini mızrak gibi gönderiyor gecenin avlusunda kişneyen o terk edilmiş atları sürüklüyordu. Vakit süt gibi ağarıyor, rüyaların mavi atmosferinde gün yeniden tabir ediliyordu. Yakasız gömlekler giyen adamların sigaradan sararmış bıyıkları gibi titriyordu yıldızlar. Hangi ülkede uyandığını bilmeyen bir seyyahın rüyalarını bürüyordu hayalin yorganları. Çöl kamyonlar dolusu kumla geldi şehre. Şehir kumdan bir kalenin önünde alkışlamaktan elleri yorulmuş mumdan adamları seyrediyordu. Bir maç çıkışında yenilmiş taraftarlar gibi suskunluğun durağında beklerken. Ve birdenbire, söyleyeni kalmamış bir türkünün nakaratlarında kaybolurken atlılar.

Kendi içime dönerek vaktin örsünde günlerin çeliğini dövmeye başladım. Hırs bir kılıç gibi bileniyordu içimde. Eski sevmeler kırık bir ok gibi saplanmıştı sırtıma. Yaralıydım ve yaralarımı saracak bir bez dahi yoktu. Upuzun çöl gecelerinde üşüyor üşüyordum. Aklımın çarşılarında henüz satılmayan bir ilaçtı sabır. Atımı kalbimin gün yüzü görmemiş dehlizlerine sürdüm. Kalbim kendi alınyazısını seyrediyordu günlerin terasından. Günler çok hızlı gelip geçiyordu. Yoksulluklar birikiyordu düşlerin heybesinde. Siyah bir at kişniyordu yangınların şafağında. Elimde demirden bir asa ile yalınayak yollara düştüm. Yollar bir türkü gibi uzuyordu önümde. Dilimde gecenin kandillerini tutuşturan ateşten sözler, aklımda yolların sonuna adanmış şiirler duruyordu. Korku kirli bir gömlek gibi yapışmıştı üstüme. Kendimin hamallığını yaptığım bu çölde yolu kesen de bendim yolu kesilen de. Kendi kendime tuzaklar kurup duruyordum. Gölgesine yenik düşmüş adamların alınyazısını çağıran takvimsiz denizlerde öylece kayboluyordum.

Alnımda rüzgârları avutan bir suskunlukla yürümeye devam ettim. Yolum içinde bitimsiz arzuların çınladığı bir kuyuya rast geldi. Kuyunun yüzünde suyun berraklığını gördüm. Orada ömrümün bir albüm gibi açılıp kapanışına şahit oldum. Ve daha sonra çölde altın bir buzağı gördüm. Çölde altın bir buzağı ne gezer demeyin. Kervanda ne kadar altın varsa toplayan bir adam bütün altınları eritip bu buzağıyı yapmış. Hem de rüzgâr değince gerçek buzağı gibi böğürüyordu. Orayı hızla terk edip Hızır’ın sofrasına oturdum. Sonra bütün putları kırıp, ateş denizine doğru atımı sürdüm.

Çölde haramiler yol kesiyorlardı. Kervanları soyuyorlar yolcuları öldürüp sıcak kumların üstüne atıyorlardı. Çöl ölümün ismi konmamış bir adresi gibiydi. Kumların üstünde hayallerin bir kan olup akışını seyrederken zaman sabırsız ninniler söyleyen bir çocuk gibi saatlerin kalbinde dönüp duruyordu. Daha sonra çölde kırılmış bir kalp gördüm. Yolcular gelip geçiyor bir kişi bile dönüp bakmıyordu. Kalp öyle çok kanıyordu ki anlatamam. O esnada kör bir kadın kalbi gördü ve bağrına bastı. Kalp daha hızlı atmaya başladı. Çölün bağrında birden merhamet ırmakları doğdu. Çöl artık yemyeşil bir ovaya dönüşmüştü. Ve bu merhamet ırmağından içen herkesin gözleri açılıyordu. Daha sonraları buranın adını “kör gördüren sahrası “ koydular. Artık kimin gözleri görmüyorsa buraya geliyor ve kararan gözlerini açıyordu.

Kendi yoksulluğunu başkalarının zenginliğinde onarmaya çalışan kendi yalnızlığını başkalarının kalabalığında saklayanlar gibi çaresizdi gözyaşları. Gözyaşları idamına hükmedilmiş bir mahkûmun ümitleri gibi dökülüyordu taşların üstüne. Taşlar yangına geç kalmış adamların gözleri gibi ürkekti. Sahipsiz sözler birikiyordu hayalin kovasına. Kâğıttan aslanların kükreyişi geliyordu borsa endekslerinden. İnsanlar bir kuş gibi vuruluyordu bankaların işlem sıralarında. Gecikmiş bir faiz gibi akıyordu gözyaşları. Her şey bir anda olup biterken, geride çölleşmiş bakışlar ve kumdan kelimeler kalıyordu.

Çöl kalbi kırık rüyaların başkentidir artık. Rüyalar iklimsiz denizlerin kıyılarında kumsalı yalayıp geçen kırık bir dalgadır. Amentüsünü yitirmiş zamanların içinden geçerken. Artık her sokak çıkmaz sokaktır. İnsan kendi büyüklüğünün önünde küçüklüğünün mahşerini yaşar. Söz ordularını yürüten haykırışlar suskunluğun cenginden perişan halde dönerler. Her canlı ölümü yeniden tadar. Her nefis geldiği yere döner. Her güzel çirkinleşir. Her zengin fakirleşir. Her sıla gurbete döner. Ve artık çöl üç harfli bir kelime değil yepyeni bir ülkedir.

Çocuklar eski bir albümde ne güzel gülümsüyorlar. Çocuklar zaten hep güzel gülümserler. Erkenden çekip gitmiş adamların siyah beyaz fotoğrafları duvarların çiviyle yaralanmış yüzünde öylece beklerken. Duvarlar yaralı kalplerin eteğinde bir fırtına gibi savruluyor. Sonra bir çöl geliyor sofralara. Sofralar çöl ninnilerine şapka çıkaran elleri çağırıyor. O eller yıldızlar kadar uzak ve o eller bir çiçek kadar yakınlar. Çöl simsiyah bir öfkenin mavileşen dumanında kaybettiği yolcuları arıyor. Ezel menzilinden yola çıkıp ebet menziline gidecek yolcular topraktan bir elbisenin içinde kaybolmuşlar. Her mezarın başında kayıplarına ağlayan anneler dizlerini dövüyorlar.

Ölüm adresini şaşırmış bir postacı gibi dolaşır canlılar mahallesinde. Kim bilir kimin zilini çalar, kim bilir kimin eline tutuşturur son mektubunu. Matematikten sınıfta kalmış çocukların üşüyen ellerini hangi boya sandığı ısıtabilir. Hangi çeşme yanan sinelerin ateşini söndürebilir. Hangi çiçeğin dalına artık arılar konup bal yapar. Oto sanayisinde bir çıraktır bütün ümitler. Her şeyin kendi yokluğuna sığındığı mezarlıklarda kefensiz ölülerin ağarmış saçlarını tararken. Ölüler bir zincir gibi uzanırlar vaktin hükümsüz celselerine bölünmüş bir dairede. Hangi kül bu yangının muhasebesini tutabilir. Aşk iki kişilik bir idam fermanıdır şehirlerin betondan hücrelerinde. Aşkın kendine dair sözleri vardır. Ve aşk geldiği vakit bütün duygular onun önünde secde kılarlar. Sonrası artık çöldür. Sessiz harfler gibi yapışır lal olmuş dudaklara.

Yolu çölden geçmeyen çok az kişi vardır. Onlar çoğu zaman çölü çağırırlar kendi bahçelerine. O bahçelerde güvercinler kanatlanır, sular şarkı söyler ve ağaçlar bir gelin gibi süslenir. Bereketli başaklar boy verir. Kimse kimseye yüzünü ekşitmez. Herkesin dilinden sevgi dolu kelimeler dökülür. Ve orada kırık kalplerin acısını dindirecek merhemler vardır.

Yaralı atların sırtında gökyüzünü kişnerken süvariler. Bir bulut kaynar yağmurun rahlesinde. Bir sürgün yerinden haber getirir kuşlar. Kanatlarında dün ve yarının mektupları vardır. İki omzunda iki melekle dolaşanlar günahın ve sevabın yöresinde öylece beklerler. Saatini kurmayı unutmuş adamların kederli dudaklarından bir şarkı dökülür. Sonra çöl sonu olmayan bir meydana dönüşür. Artık bütün defterler ordadır ve bütün hesaplar orda görülür.

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

Vali Şimşek’ten Muhtarlar Günü mesajı
Niğde Valisi Yılmaz Şimşek, muhtarların toplumsal hayatın  en eski yapı taşlarından birisi olduğunu...

Haberi Oku